Aidiyet, merak ve keşif… İç Mimar Erhan Sağır, hafızalarda yer edecek mekanlara imza atarken, her projesine özgü hikayeler yaratıyor. Sanatın özgürleştirici ruhunu ise bu hikayelerde kimi zaman başrolde kimi zaman da destekleyici bir unsur olarak konumlandırıyor.
Hazırlayan: Şanel Şan Sevinç
Fotoğraflar: Can Mete, Kerem Sanlıman
“Hikâyeleri olan mekânlar sınır tanımazlar”, bize bu felsefenizden bahseder misiniz?
Bu motto, tasarım yaklaşımımızın temelini oluşturuyor. Bizim için her mekân yalnızca bir kullanım alanı değil; kimliği, geçmişi ve potansiyeli olan bir bütündür. Tasarım sürecinde mekânın bağlamını, işlevini ve kullanıcıyla kuracağı duygusal bağı merkeze alıyoruz. Hikâyesi olan mekânlar, kullanıcı deneyimini derinleştirir, sürdürülebilirlik sağlar ve zamana karşı direnç kazanır. Bu nedenle her projede yalnızca estetik değil, anlam ve bağ kurabilen çözümler üretmeye odaklanıyoruz.
Bir mekân özelinde çalışmaya başlamadan önce, hikâye oluşturmaya nereden başlıyorsunuz?
Bir mekânla çalışmaya başlamadan önce, sadece mimari veriye değil, o yerin ruhuna da kulak vermeye çalışırım. Bu bazen çok somut bir şey olabilir; örnek vermem gerekirse, eski bir duvar, bir ağaç ya da bir pencerenin baktığı yön. Bazen ise geçmişten gelen bir his ya da o bölgede yaşayan insanların günlük ritmi… Ben hikâyeyi oluştururken, bu ipuçlarını bir araya getiririm. O yerin toprağına, geçmişine, coğrafyasına veya kahramanlarına bakarak, “Bu mekân ne olmak istiyor?” sorusunu içten içe sorarım. Hikâye de tam burada başlar. Sonrasında bu hikâyeyi yalnızca bir anlatı olarak değil, tüm tasarım kararlarını yönlendiren bir yapı taşı olarak kullanırım. Malzeme seçiminden mekânsal kurguya, aydınlatmadan objelere kadar her şeyi bu merkeze bağlamaya çalışırım. Çünkü güçlü bir hikâye olmadan, mekânlar sadece güzel olabilir; ama insana dokunamazlar, hatırlanmaz ve kaybolup giderler.
Farklı türlerde mimari projeleriniz olduğunu biliyoruz. Son dönemde, gastronomi mekânları ve otel projeleriniz öne çıkıyor. Kullanıcılara nasıl bir ilham alanı sunmayı hedefliyorsunuz?


Son dönemde gastronomi ve otel projelerinde çalışırken kişisel hikâyelerle daha yakından temas kuruyorum. Şef restoranları, kafeler ya da oteller yalnızca işlevsel değil; duygusal bağ kuran deneyim alanları. Her projede sadece mekânsal düzenlemeye değil, ışık, doku, ses ve koku gibi unsurlarla bir atmosfer kurmaya odaklanıyorum. Kullanıcı, yalnızca bir alana değil, bir hikâyeye adım atmalı. İlhamı da tam bu noktada; aidiyet, merak ve keşif duygusuyla vermeye çalışıyorum.
Sizinle tanışmamıza vesile olan Ceylan Splend’or Uludağ Otel’de, yerel malzemelerin kullanımı ve geri dönüşüm ile yarattığınız yenilikçi çözümlere tanık oldum. Bu sürdürülebilir yaklaşımı diğer projelerinizde de benimsemeye dikkat ediyor musunuz?
Evet, Ceylan Splend’or Uludağ bu yaklaşımın güçlü bir örneklemesidir. Yerel taşlar, geri dönüştürülmüş ahşaplar ve seramikler, doğal dokular ve el işçiliği gibi unsurlarla sadece estetik değil, aynı zamanda çevreye duyarlı ve zamansız bir atmosfer kurmayı hedefledik. Sürdürülebilirliği sadece malzeme değil, aynı zamanda yeni keşiflerin başlangıcı olarak
da görüyorum. Sanatın da bu bütünlüğün ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyorum. Örneğin, seramik sanatçısı Miray Gürsoy’un “Apollon Kelebeği” adlı çalışması, otel ziyaretçileri ile duygusal bir bağ kuruyor.

Sanat, hem kişisel hem de mesleki olarak ilgi alanınızda olan bir başlık. Projelerinizi oluştururken, sanat ve sanat eserleri nasıl bir rol üstleniyor?
Sanat benim için yalnızca bir ilgi alanı değil, tasarım dilimin doğal bir uzantısı. Bir projeye başlarken sanat kimi zaman çıkış noktası olur, kimi zaman ise atmosferi derinleştiren güçlü bir eşlikçidir. Yerine göre belirleyici ya da tamamlayıcı bir rol üstlenebilir. Özellikle mekânın katmanlarını kurgularken, bir heykel ya da resim o mekâna hafıza kazandırır. Sanatı dekoratif bir unsur olarak görmektense, projeye ritmini, rengini ve sesini ekleyen sessiz bir anlatıcı olarak konumlandırıyoruz.
Dubai, Abu Dabi, Los Angeles gibi farklı şehirlerde tamamlanan projeleriniz var; Zürih, Lizbon, Dubai de yakında… Farklı coğrafyalara uyumlanırken sizi en zorlayan konular neler oluyor?
Farklı coğrafyalarda çalışmak hem ilham verici hem de ciddi bir sorumluluk. Dubai, Zürih, Lizbon gibi şehirlerde proje üretirken; sadece iklime ya da estetik beğenilere değil, kültürel kodlara ve yaşam ritmine de uyum sağlamak gerekiyor. Beni en çok zorlayan şey bu yerel dinamikleri içselleştirirken kendi tasarım dilimi koruyabilmek. Çünkü amaç, oraya ait olmayan bir şeyi oraya taşımak değil, yeni bir şey üretmek. Bu da araştırma ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.
