Mimarlık mesleğinin çağdaş temsilcileri ile birer röportaj yapmam istendiğinde ne kadar heyecan duyduğumu anlatamam. Bu mesleğin ülkemizde en etkili temsilcileri arasında yer alan üç ofise özel hazırladığım sorularımla onları biraz daha yakından tanımaya ve anlamaya çalıştım.
HAKAN DEMİREL

Mimar Hakan Demirel’e göre mekânlar, doğru kelimelerin yan yana gelmesi gibi; düşünceyi somutlaştıran bir dil. Tüm projelerine duyularıyla yaklaşıp onun özgün hikâyesini anlamaya çalışarak, tasarladığı her şeyle gerçek bir ilişki kurmaya çalışıyor.
Bugün mesleğinde geldiğin noktayı düşününce, ilk başladığın dönemle bugünkü pratiğin arasındaki dönüşümü nasıl değerlendirirsin?
Mesleğe ilk adım attığım yıllar ile bugün arasındaki en temel fark üretmiş olmak, yapıların inşa edilmiş olması ve edilmeye devam ediyor olması. Mekânların ete kemiğe bürünmeleri insana başka türlü bir duygu yüklüyor, bir zamanlar gecelerinizi ve gündüzlerinizi verdiğiniz işler insanların yaşamaya başladıkları alanlara dönüşüyor ve bu defa onlar gecelerini ve gündüzlerini o mekânda geçiriyorlar.
Mimarlığın farklı alanlarla olan ilişkisini kendi deneyimlerin üzerinden değerlendirir misin?
İlgilenmem istenen şey, bazen küçük bir iç mekân, bazen kocaman bir kent parçası olabiliyor veya bir sanatçı iş birliği… Konuları kendi içinde değerlendirip potansiyellerini anlamak, baştan hazırlıklı
olmaktan daha iyi geliyor bana. Tabii ki hazırlanılmış, ezberlenmiş şeyleri de tekrar ederek bunu çok iyi başaran insanlar var ama ben duymayı, görmeyi, hissetmeyi çok önemsiyorum; neyin içindeysem ona bürünmeyi ve öyle düşünmeyi çok anlamlı buluyorum. Bu nedenle bir konu ile uğraşırken, her defasına kendine has taraflarını anlamaya çalışıyorum. Bu da benim uğraştığım ne ise onunla iyi ilişkilenebilmemi sağlıyor.

Sanat projelerinden de söz eder misin?
İlk iş birliğimiz Ahmet Doğu İpek ile gerçekleşti, Abdülmecid Efendi Köşk’ünde yer alan ‘İçimdeki Çocuk’ sergisinde, köşkün içinde yer alan bir odada iş üretmem istendi. Sanat mimarlıktan çok farklı bir süreç. O işi üretirken, birlikte resim de yaptık; Soupir’in maketlerini de yaptık, eğlendik de. Kendi adıma çok öğretici bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında Alice Sara Ott’un ‘Echoes Of Life’ albümü için sevgili arkadaşım Tuğçe Tez’den bir teklif geldi. İki ayaklı bir projenin ilkini Ahmet Doğu Ipek ile birlikte video klipler çekerek tamamladık. Sonrasında aynı albüm için yaklaşık 1.5 yıl süren bir proje ile, konser salonlarında Alice piano çalarken ona eşlik edecek bir dijital sanat enstalasyonu gerçekleştirdik. Rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatımda en zorlandığım süreçlerden birisi oldu. Dünyanın farklı kentlerinde verilen 50 konser sayesinde çokça izleyici ve dinleyici ile buluştu. İKSV’nin 50. yılı vesilesi ile İstanbul’da da yer aldı. 2022 yılında ise Vahap Avşar ile ‘Müdahaleler’ sergisinde ‘Pus’ isimli bir iş ürettik. Son olarak, hayatımda çok özel bir yeri olan, dört kardeşimle bilikte açtığımız ‘Mââile’ sergisi var. Dünyaya gözlerimi açtığımdan beri takip ettiğim abilerimle birlikte bir yılbaşı sergisi hazırladık. İlk defa abilerimi izlemek yerine onlarla birlikte ürettiğim bir süreç yaşadım. Bu serginin, mimarlık öğrencisi olduğum dönemden beri hayranlıkla izlediğim Maçka Sanat Galerisi’nde gerçekleşmiş olması ise benim için ayrı bir anlam ifade ediyor. İleride ne olur, zaman ne gösterir bilmiyorum ama ilgimi çeken şeyler oldukça üretmeye devam edeceğimi söyleyebilirim.

Bu yıl gerçekleşen WAF’da (World Architecture Festival) iki projenizle sortlist’e kaldınız. Bize bu projelerden söz eder misin?
WAF, dünyanın dört bir yanından mimarların projelerini paylaştığı, adının hakkını vererek gerçek bir festival atmosferi sunan uluslararası bir buluşma. Bu sene iki farklı projemiz ile ayrı kategorilerde finale kaldık. Bunlardan biri uygulanmış yapılar kategorisinde Ahmet Oran Atölyesi, diğeri de henüz yapılmamış yapılar kategorisinde Bodrum Torba’da yer alan Inside Out projesi. Ahmet Oran’a, onun sanat yapma biçiminden öğrenerek ürettiğimiz bir proje gerçekleştirdik. Yapının topoğrafya ile kurduğu bağ Oran’ın resim yapma biçimine çok yakın bir prensip taşıyor. Oran resimlerini katman katman çalışıp daha sonra spatula ile kazıyarak katmanları tek tek açıyor. Biz de buna yakın bir yaklaşım ile topografyadan çekerek ve iterek; peyzajın üzerinde salınan veya onun içine çekilen mekânlar elde ettik. Inside Out ise, yüzlerce ağacın yer aldığı bir alanda onlardan hiçbirini kesmeden ağaçlar ile birlikte var olmayı amaçlayan bir proje. Yapıların 50 cm bile yer değiştiremeyecek kadar ağaçlara göre konumlanıp şekilenmesi de bu projenin bizim için en önemli özelliği.
Uluslararası katılımlara nasıl bakıyorsun?
Açıkçası ödül programları, kendi üretimimize odaklanan biz mimarlar için, farklı ofislerle birlikte değerlendirilmenin ve bambaşka süreçlere tanıklık etmenin mümkün olduğu bir alan açıyor; bunun da oldukça besleyici olduğunu düşünüyorum. Görünür olmak kadar görmek de b u sürecin önemli bir parçası. Hem kendi üretim pratiğimiz hem de birlikte çalıştığımız iş sahipleri için projelerimizin uluslararası platformlarda değer görmesi son derece yapıcı katkılar sağlıyor. 2013’te Ahmet Oran için tasarladığımız, henüz inşa edilmemiş proje “Geleceğin Yapıları” kategorisinde finale kaldığında sunum için Barcelona’ya gitmiştik. Yıllar sonra aynı projeyi bu kez Mimi’de, “İnşa Edilmiş Yapılar” kategorisinde sunduk. Aradan geçen zamanda yalnızca projenin değil, düşünme biçimimizin de nasıl derinleşip zenginleştiğine tanıklık etmek bizim için çok değerliydi.
HASAN ÇALIŞLAR & KEREM ERGİNOĞLU

Süreç ve kullanıcı odaklı bir tasarım refleksini merkeze alan ECARCH Mimarlık, değişen araçlara, gelişen malzeme bilgisine ve artan çevresel sorumluluklara rağmen özünü koruyor. Kurucuları Hasan Çalışlar ve Kerem Erginoğlu için asıl amaç, hayatı kolaylaştıran, kullanıcıya iyi gelen ve kente gerçek bir değer katan mekânlar üretmek.
2024 yılında 30. yılınızı kutlamak için ECARCH olarak açtığınız “Zamanın Cetveli” isimli serginizle başlayalım mı?
Bizim projelerimizin fotoğraflarını uzun süredir Cemal Emden çekiyor. 30’uncu kuruluş yıldönümümüz yaklaşırken bir sohbet sırasında, “Tüm işlerinizi bu kadar kaydediyorsunuz, neden bunu bir sergi haline getirmiyorsunuz?” diye sordu ve sergi fikri ilk olarak böyle çıktı. Küratör olarak Meriç Öner ile çalışmaya başladık. Orijinal eskizler, çizimler, maketler, fotoğraflar gibi materyalleri arşivlerimizden çıkardık. Aynı zamanda, proje süreçlerinden kalan pek çok “günlük hayat” objesini de sergiye dahil ettik: eskiz defterleri, disketler, malzeme numuneleri, hatta bazı cephe elemanları da sergide yer aldı. Meriç’in önerisiyle sergiyi kronolojik bir şekilde düzenledik, hem ofisimizin evrimini hem de mimarlık pratiğindeki teknik değişimi göstermeyi amaçladık. Sergiye konuşmalar, paneller, turlar, atölyeler eşlik etti. Geri dönüşler oldukça olumlu ve düşündürücü oldu. Öncelikle mimarlık camiası hem sergiye hem de etkinliklere çok büyük ilgi gösterdi; eski çalışanlarımızdan, meslektaşlarımızdan, öğrencilerden çok güzel yorumlar aldık.
Türk mimarlığı ile batı arasındaki en büyük farkın belgeleme ve arşivleme alışkanlıkları olduğunu belirtiyorsunuz. Bu çerçevede serginin kitabı ile birlikte belgeleme ve arşivlemenin mimari pratikler için önemini açar mısınız?
“Zaman Cetveli / Time Scale” kitabı serginin doğal bir uzantısı. Sergiyle aynı ruhu taşımasını istedik. Ofisimizin otuz yıllık birikimini sadece mimari objeler eskizler, çizimler, maketler, fotoğraflar üzerinden değil, aynı zamanda düşünsel altyapı ve toplumsal bağlamla birlikte belgeleme iddiası taşıyan bir anlatıya dönüştürmeyi amaçladık. Bizim ofis pratiğimizde, bir proje yalnızca inşa edilen bir yapı değil; uzun bir düşünce ve üretim serüveni. Eskiz defterleri, disketler, sunum klasörleri gibi nesneleri korumak, o süreci başka kuşaklara da aktarmak demek. Aslında bu tür arşivler ofis kimliğinin ve iş yapma biçiminin anlatıcısı. Türkiye’de mimarlık dünyasında ofis içi belgelerin sistematik arşivlenmesi yaygın değil. Bir sergi kitabı ortaya koymak, bu pratiği görünür kılıyor. Türk mimarlığının daha güçlü ve zengin bir mesleki hafızaya sahip olabilmesi için b u tarz bir “belgeleme-sergi- yayın” modelinin yaygınlaşması gerekiyor. Ayrıca, tasarım sürecinin ardındaki fikirleri görünür kılmak, mimarlık pratiğini sadece “binaya odaklanan bir meslek” olmaktan çıkarıp düşünsel bir üretim alanı olarak yeniden tanımlamaya katkı sağlıyor, mesleki kültürümüzü derinleştiriyor.


30 yıl öncesi ile bugün arasında, mimarlar tarafında mimarlık anlayışı; kullanıcı tarafında d a mimarlık algısı adına epey değişim oldu. Ofis olarak siz bu değişimi nasıl karşıladınız?
Ofisi kurduğumuz 90’ların başında mimarlık, hem anlayış hem toplum algısı hem de uygulanma biçimleri açısından çok farklıydı. Mimarlık günümüzde çok daha bütüncül bir yaklaşım gerektiriyor. Kullanıcı deneyimi, sürdürülebilirlik, sosyal etki, mekânın psikolojisi, hatta malzemenin yaşam döngüsü gibi konular işin odağını oluşturuyor. Bizim tasarım refleksimiz her zaman süreç ve kullanıcı odaklı oldu. Zamanla araçlar değişti, malzeme bilgisi genişledi; çevresel sorumluluk daha belirleyici hale geldi. Ama özünde aynı şeyi yapıyoruz: Hayatı kolaylaştıran, kullanıcıya iyi gelen, kente katkı sağlayan mekânlar üretmek daima önceliğimiz.
Mimarlık çok yönlü bir pratik olarak malzemeden tekniğe, ikili insan ilişkilerinden kamusal algıya dek pek çok uzmanlık alanımı içinde barındırıyor. ECARH bu bileşenleri nasıl yönetiyor?
Bizim için takım, süreç ve iletişim her zaman çok önemli. Mimarlığa her zaman çok disiplinli bir üretim olarak baktık. Burada ortaklığımızın da çok faydasını görüyoruz. İkimizin kuvvetli olduğu alanlar birbirinden farklı. Bu gücümüzü çapraz sorgulamalarla projeye yansıttığımızda ortaya çıkan iş çok daha nitelikli oluyor.

İşlerinizde sıfırdan yapılan yapılar kadar dönüşümler, eklemeler de öne çıkıyor. Özellikle günümüz kentsel koşullarında mimarlığın sorumlu olduğu alanları nasıl görüyorsunuz?
Dünyada ve ülkemizde çok geniş bir yapı stoku bulunuyor. Değişen ekonomi, siyaset ve kent dinamikleriyle birlikte bu yapıların bir kısmı zamanla işlevsiz hâle gelebiliyor. Ancak bir yapının işlevini yitirmesi, onun kalitesiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, bu tür yapılarda çoğu zaman yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir cevher vardır. Mimarlıkta “uyarlanabilir dönüşüm” ya da “adaptive reuse” dediğimiz bu yaklaşım, en keyif aldığımız çalışma alanlarından biri.
İstanbullu bir ofis olarak, bu kentte mimarlık adına gözlemlerinizi merak ediyorum.
Bizde şehircilik ve kent planlaması yok. Bakın “Var ama kötü” demiyoruz; gerçekten yok. Bu olmayınca da üzerine koyduğunuz mimari eserler anlamını yitiriyor. Bizce en temel sıkıntı bu. Daha medeni ülkelerle aramızdaki en büyük fark da kamusal alanların tasarımı ve kullanıcıya sunduğu erişilebilir, nitelikli mekânlar. Bizde bunların hiçbiri yok; çok karışık, çok parçalı, çok dağınık bir yapı var. Tekil olarak iyi mimari örnekleri bulunabilir ama genel yaşam kalitesi bu ortamda yükselmiyor. Bir yapı tek başına bir şey ifade etmez; hatta 15 iyi yapı yan yana gelse bile, eğer kentin bütününde planlı bir yapı yoksa yine bir anlam çıkmaz. Bizde ise miras hukukuyla oluşmuş, karmakarışık geometrilere sahip paftalar, birbiriyle ilişkisi olmayan, açısı tutmayan binlerce parsel var. Ve bu parsellerde “herkes kendi köşesinden birkaç metre çekerek” oluşturduğu kütlelerle güzel bir şehir ortaya çıkacağı beklentisi hâlâ sürüyor. Türk şehirciliğinin temel sorunu tam olarak bu.
Kerem Erginoğlu ve Hasan Çalışlar mimari yaklaşımlarını mimarlık dışında nasıl besler, nelerle uğraşır?
H.Ç. – Elbette herkes gibi mimarlar da seyahatlerden beslenir; yeni yerler görmek, yeni yapılar ve uygulamalar incelemek öğretici olur. Ancak benim için asıl ilham kaynağı kitaplar ve özellikle sergiler. Yurt dışında ve Türkiye’de gezdiğim sergiler, kavramsal sanat çalışmaları zihnimde yeni bağlantılar kurmamı ve farklı pencereler açmamı çok daha fazla sağlıyor. Çünkü artık yeni bir bina görmek eskisi kadar dönüştürücü değil. Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri imaj bombardımanı altında yaşıyoruz. Bu yoğunluk yüzünden neyin gerçekten ilham verdiğini ayırt etmek zorlaştı. Bir yapıyı yerinde görmek hâlâ önemli; dokunmak, mekânı hissetmek öğretici bir deneyim. Ama ilham açısından baktığımda, kavramsal ve çağdaş sanatın olaylara yaklaşımı, düşünme biçimleri ve ele aldıkları konu eşitliliği, mimarlığın daha katı sınırlarının dışında durduğu için benim perspektifimi çok daha açıyor.
K.E. – Tasarımın yalnızca bilgisayar ekranında değil, mekânın içinde düşünerek geliştiğine inanıyorum. Uzun yıllardır çıktığım seyahatlerde, gittiğim her yerde eskiz defterim yanımdadır. Elle çizmek benim için bir düşünme ve keşfetme yöntemi. Kalem- kâğıt kombinasyonu, dijital araçların sınırlamalarını aşarak fikirlerin ham hâlde ortaya çıkmasını sağlıyor. Ben ayrıca mimariden tamamen uzak disiplinlerden gelen, bambaşka bir yoldan yürümeyi seçmiş insanlarla sohbetlerimden de çok ilham alıyorum. Hatta bunun için ofisimizde sohbet programları başlattık. Oyuncudan müzisyene, mücevher tasarımcısından şefe, kuantum fizikçisinden karikatüriste kadar çok farklı meslek grubundan önemli isimleri ofisimize davet edip bize kendi yolculuklarını anlatmalarını istiyoruz. Son derece öğretici ve ilham verici oluyor hepimiz için.
Son dönem tamamladığınız projelerden bahseder misiniz?
Son dönem tamamlanan projelerimiz arasında Jotun Türkiye Merkez Ofisi, I ș Bankası Marmaris Eğitim ve Dinlenme Tesisi, Kankendi Karabakh Üniversitesi, Mavi Ofisi, Shusha Realni Okulu, Datça Emecik Evleri, Statera Şarap Tadım Evi gibi projeler var.
MELİKE ALTINIŞIK

İstanbul ve Seul’deki ofisleriyle üretimini sürdüren MAA, Londra ve Amerika açılımlarıyla da küresel varlığını genişletmeye hazırlanıyor. Kurucusu Melike Altınışık, bu büyümeyi farklı kültürler ve disiplinlerle daha derin bir yaratıcı diyalog kurma arzusuyla şekillendiriyor. Mimarlığı geleceğe bırakılan bir iz ve insanların dünyayı algılama biçimini dönüştüren bir eylem olarak görüyor. Bu nedenle de MMA, her projede yeni bir eşik aramayı, yenilikçi üretimlere alan açmayı ve genç tasarımcıları desteklemeyi öncelik haline getiriyor.
MAA’nın İstanbul’a ve Türkiye mimarlığına farklı bir rüzgâr getirdiğini açık yüreklilikle ifade edebilirim. Bize biraz kariyer yolculuğundan bahseder misin?
Mimarlık, kariyer yolculuğumda, her zaman bir meslekten çok, dünyayı okumanın bir biçimi oldu. Architectural Association’da aldığım eğitimin özgür düşünmeye, sorgulamaya ve sınırları zorlamaya dayanan yapısı, ardından uluslararası platformda 7 yıla yakın Zaha Hadid Architects’te deneyimlediğim hız, disiplin; yenilikçilik ve dünyaya farklı bir ölçekte bakabilme yetisi, tasarıma yaklaşımımı kökten şekillendirdi. MAA’nın bugün Türkiye mimarlığına yeni bir soluk getiren bir yapı olarak görülmesinin temelinde; disiplinler arası düşünme biçimi, araştırmayı üretime dâhil etme yaklaşımı, teknolojiyi sezgisel yaratıcılıkla buluşturma yetisi ve yerelliği küresel bağlama taşıma arzusu yatıyor.
Kadın temsilinin az olduğu mimarlık mesleğinde, bir rol model olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
Kendimi hiçbir zaman “kadın mimar” kimliğine indirgemedim; her zaman üretimiyle konuşan bir mimar olarak var olmak istedim. Ancak sektörün eril yapısı, bazı kapıların daha geç açılması, görünürlük ve temsil konusundaki eşitsizlikler ister istemez karşılaştığımız gerçekler. Kendi yolculuğumda eksikliğini hissettiğim destek ortamını bugün MAA’da var etmeye çalışıyorum. 2024 yılında RIBA tarafından yayınlanan ‘100 Women: Architects in Practice’ kitabında seçilmiş olmam da bu sorumluluğu daha belirgin kıldı. Kadın mimarların görünürlüğünün artmasının yalnızca bireysel başarıyla değil; birlikte dayanışma kültürünü güçlendirmekle mümkün olduğuna inanıyorum.
MAA son yıllarda global ölçekte çok başarılı işlere imza atıyor. Öncelikle İstanbul’daki Çamlıca Kulesi’nden bahsedebilir misin?

Çamlıca Kulesi, MAA için önemli bir dönüm noktası oldu; çünkü bu yapı yalnızca bir mimari proje değil, aynı zamanda teknolojinin, mühendisliğin, kamusal temsilin ve kentsel hafızanın kesiştiği son derece kompleks bir tasarım denemesiydi. Projenin en büyük zorlukları, İstanbul’un en rüzgârlı tepesinde konumlanan anten ormanını tek bir kulede toplamak, elektromanyetik yükü kontrol altına almak, organik geometrinin mühendislik karşılığını üretmek ve tüm bunları kentin siluetine katkı sağlayan çağdaş bir yapıya dönüştürmekti. Bu süreçte hem yapısal mühendislikle hem aerodinamik analizlerle hem de ileri üretim teknikleriyle yoğun şekilde çalışmak gerekti. Tasarım açısından en kritik konu hem teknolojiye hem de İstanbul’un kültürel peyzajına yanıt verebilen bir form oluşturabilmekti. Kule, bir radyo-TV anteni olmanın ötesine geçerek, kentin panoramik algısını değiştiren bir kamusal seyir yapısına dönüştü. Organik formun geometrik optimizasyonu, rüzgâr yüküne karşı davranışı ve yapısal akışları, projenin her aşamasında çok detaylı bir dijital analiz gerektirdi. Proje, 2022 yılında CTBUH ‘Best Tall Non-Bulding’ ödülünü alarak ile dünya çapında görünürlük kazandı.
Seul’de bir de robot müzesi tasarladınız ve uzun süredir orada da bir merkeziniz var. Bu deneyimi anlatır mısın?
Bu yolculuğumuz, 2019 yılında Seul Robot & AI Müzesi (RAIM) uluslararası yarışmasını kazanmamızla başladı. Sonrasında, projeyi hayata geçirmek için Seul’ün en yenilikçi yerel mimarlık ofislerinden WithWorks ile güçlü bir ortaklık kurduk. RAIM’in uluslararası etkisi, bölgedeki çalışmalarımızı da doğal olarak genişletti. Bu doğrultuda Sejong’da yer alan Kore Ulusal Halk Müzesinin yeni yerleşkesi için geliştirdiğimiz tasarım; kültürel hafıza, peyzaj ve çağdaş müzecilik arasındaki ilişkiyi yeniden yorumlayan önemli bir çalışma oldu. Aynı dönemde kentin en iddialı kültürel yapı yatırımlarından biri olan II. Sejong Performing Arts Center yarışmasında finalist seçildik. Bu projede Seul’ün önde gelen yerel ofislerinden BAUM Architects ve peyzaj ofisi Aliveus ile birlikte çalıştık. Seul’deki projeler sadece tasarım ölçeğinde değil, aynı zamanda bilgi paylaşımı ve uluslararası iletişim açısından da yeni kapılar açtı.
Senin tasarım pratiğin mimari ile sınırlı değil; objeler, desenler gibi geniş bir alana yayılıyor. Bunun önemi nedir senin için?

Tasarımı yalnızca binaya indirgemek bana her zaman eksik gelmiştir çünkü yaratıcı düşüncenin ölçeği yoktur. Bir bina ile bir objenin, bir desen ile bir kamusal mekânın aslında aynı düşünsel kaynaktan beslendiğine inanıyorum. Bu üretim çizgisinin bir uzantısı olarak kurulan MIMMEL; mimari dilin form, ritim, malzeme ve dokusunu daha küçük ölçeklerde yeniden yorumlayan; objeler, desenler ve koleksiyon parçaları üreten bir tasarım platformu olarak konumlanıyor. Her bir tasarım, mimarlığın soyut fikirlerini günlük hayata temas eden küçük dokunuşlara dönüştürüyor.
Mimarlık yaklaşımında deneyselliğin, laboratuvar ortamının önemini vurguluyorsun sıklıkla. Bu konudaki görüşlerini paylaşır mısın?
Mimarlık, sadece nihai bir form üretmek değil; tasarımı sürekli test eden, dönüştüren ve yeniden keşfeden bir entelektüel yolculuk. Bu nedenle deneysellik MAA’nın temel taşı. Bir fikrin dijital bir çizimden çıkıp, fiziksel ya da sanal bir deneyime dönüşmeden gerçek anlamda olgunlaştığına inanmıyorum. Tam da bu nedenle MAALab’ı kurduk. MAALab, bizim için klasik bir maket atölyesi değil; dijital üretim, robotik, parametrik tasarım, malzeme araştırmaları ve prototiplemenin aynı çatı altında buluştuğu çok disiplinli bir deney alanı. Burada tasarımcılar, öğrenciler, yazılımcılar, mühendisler ve robotlar aslında aynı masanın etrafında çalışıyor.
Günümüz koşullarında Türkiye’de özellikle yeni nesil mimarların durumu ile dünyadaki durum arasındaki belirgin farklar var mı?
Türkiye’de genç mimarların yaratıcı kapasitesi, teknik bilgisi ve dijital becerisi bugün dünya standartlarına oldukça yakın; bu anlamda çok güçlü bir potansiyel taşıdıklarını düşünüyorum. Ancak karşılaştırdığımızda en büyük farklar bireysel yeteneklerden değil, içinde bulunulan ekonomik, sosyal ve kurumsal çevreden kaynaklanıyor. Dünyanın birçok kentinde genç tasarımcılar araştırmaya, uluslararası ağlara ve teknolojiye erişim konusunda daha fazla destek alıyor. Tüm bu zorluklara rağmen Türkiye’deki gençlerin yaratıcı enerjisinin güçlü olduğunu düşünüyorum. Doğru destek mekanizmaları ve daha adil çalışma ortamlarıyla, dünya sahnesinde çok daha etkili işler üreteceklerine de inanıyorum.
Yapı üretimi, mimari tasarım yaklaşımları, kentsel dönüşümler çerçevesinde geleceği nasıl görüyorsun?

Gelecekte mimarlık, hızla değişen toplumsal, ekolojik ve teknolojik koşullara uyum sağlayan bir “sistem tasarımı” alanına dönüşüyor diyebiliriz. Yapı üretiminin daha modüler, esnek, çoğunlukla dijital fabrikalarda hazırlanan, karbon ayak izini azaltan akıllı sistemlere doğru evrileceği çok açık. Kentsel dönüşüm ise artık sadece yıkıp yeniden yapmak değil; sosyal dengeyi, kamusal alanı, ekolojik döngüleri ve ekonomik sürdürülebilirliği birlikte düşünen bütüncül bir strateji gerektiriyor. Mimari tasarımın önümüzdeki dönemde iki ana eksende ilerleyeceğine inanıyorum: Biri teknolojinin sunduğu hız, veri ve üretim kapasitesi; diğeri ise insanın mekânla kurduğu duygusal, kültürel ve sosyal bağ.
İstanbul’un senin üretimin üzerinde bir etkisi var mı?
MAA’nın hikâyesi İstanbul’un kalbinde, tarihi Belvü Apartmanı’nda başladı; bugün ise dünyanın farklı şehirlerinde geleceğin yapılarını tasarlayan uluslararası bir stüdyoya dönüştü. Bu dönüşümün kökeninde İstanbul’un kendisi var. Çünkü bu şehir; karşıtlıkların yan yana var olduğu, geçmişle geleceğin kesintisiz bir diyalog kurduğu nadir metropollerden biri. Bu nedenle MAA’nın çok ölçekli, deneysel ve yenilikçi üretimleri İstanbul’un çok sesli yapısının doğal bir yansıması.