Genel

İlham Veren Kadın Tasarımcılar

SAHNELEME SANATI

 Daphné Desjeux kariyerine televizyon dünyasında sahne tasarımı ile başladı. Ardından, Atelier Daphné Desjeux’yu kurarak; sahneleme konusundaki ustalığını ve hikâye anlatan mekânlara duyduğu derin ilgiyi ağırlama ve restoran projelerine yönlendirdi. Desjeux, bir oteli yalnızca geçici bir konaklama alanı olarak değil; insanların bir araya gelip yemek yediği, çalıştığı ve sosyalleştiği, hibrit bir yaşam alanı olarak kurguluyor.

Tasarım alanında bir kadın olarak, hem kişisel hem de profesyonel anlamda sizin için gerçek dönüm noktası neydi?

 Paris Society ile yaptığım iş birliği diyebilirim. Bana çok daha büyük ölçekli projeler emanet etmeleri benim için bir üst seviyeye geçiş oldu. Paris’teki Mondaine ile başladık, ardından Dubai’de Ennismore ve Rikas Group ile çalışma fırsatı buldum. Bu iş birlikleri hikâyemde yeni ve çok güzel bir sayfanın açılmasını sağladı.

İstanbul’daki Mondaine projenize ya da diğer konaklama projelerinize baktığımızda, tüm katmanlarıyla “hayatı kutlama” hissi çok net görülüyor. Konaklama tasarımında bu sizin için ne ifade ediyor?

 İnsanları ve onların hikâyelerini çok seviyorum. En iyi hikâyelerin çoğu gece ortaya çıkar gibi geliyor bana; çünkü gece, zamanın biraz daha yavaş aktığı bir an. Bu yüzden gece hayatı her zaman ilgimi çekmiştir. İnsanları bir araya getiren, gerçek sohbetlere alan açan ve iz bırakan mekânlar hayal ediyorum. Bunu sağlamak için o ruh hâline uygun atmosferler tasarlıyorum: Halılar, kadife dokular, koyu renkler ve loş ışık kullanarak sıcak ve samimi bir alan yaratıyorum.

Neredeyse bir tiyatro sahnesi gibi.

 Kesinlikle! Benim için tasarım sadece “dekorasyon” değil. Klasik anlamda “güzel” olanın peşinde değilim; daha çok bir ruh ve atmosfer arıyorum. Estetikten ziyade, bir mekânın anısı, insanda ne hissettirdiği önemli. Mekânları “güzel” ya da “çirkin” diye ayırmıyorum; beni asıl etkileyen, bir şey hissettirebilmesi. Ben de işlerimde bunu yakalamaya çalışıyorum.

Anı ve duygu — yaklaşımınızı tanımlamak için güçlü kelimeler. Farklı kültürlerle çalışma konusunu da sormak isterim. Dünyanın birçok yerinde projeler yapıyorsunuz; bu farklı coğrafyaları ve gelenekleri işinize nasıl yansıtıyorsunuz?

Küçüklüğümden beri çok seyahat ediyorum ve her kültürü bir hediye gibi görüyorum. İnsanların nasıl yaşadığını, çocuklarını nasıl büyüttüğünü, nasıl çalıştığını ve nasıl kutladığını görmek bana çok ilham veriyor. Bir ülkenin özünü yakalamak için önce orada zaman geçiririm. Örneğin İstanbul’da geleneksel bir hamama gittim, çarşıları gezdim; sadece lüks otelleri değil, gündelik hayatı da deneyimlemek istedim. İstanbul’da yerel zanaatkârlığa özellikle dikkat ettim. Mondaine bir Paris markası olduğu için kimliğini
korumak önemliydi; ancak tasarıma ince yerel dokunuşlar ekledim. Hindistan’da ise yerel unsurları daha belirgin şekilde kullandım; geleneksel sanat eserleri ve objeler tasarımın önemli bir parçası oldu.

Tasarım sektöründe pek çok kadın için ilham kaynağısınız. Bu alana yeni giren genç kadınlara ne önerirsiniz?

 Kadınların birbirini desteklemesine gerçekten inanıyorum; birbirimizi yukarı taşımamız gerekiyor. Genç kadınlara en büyük tavsiyem, vazgeçmemeleri ve kendilerine inanmaları. Kulağa klişe geliyor biliyorum ama çok çalışmak ve özgüven en büyük güç. Ben de her zaman çok özgüvenli biri değildim ama çevremdeki insanların desteğiyle yoluma devam ettim. Zamanla hem başarı hem de özgüven kendiliğinden geldi.

DUYGUSAL ATMOSFERLER

 Peru’nun Lima kentinde doğan Francesca Neri Antonello; Washington, Bologna, Milano ve Lugano’ya uzanan yolculuğunda önemli mimarlık ve tasarım ofisleriyle iş birliği yaparak alanında güçlü bir deneyim kazandı. Bu süreç, ona yapı malzemelerinden tekstillere, dekoratif unsurlardan mobilya ve yüzey bitişlerine kadar birçok malzemeye hâkimiyet kazandırdı. FNA Concept, mimari, iç mekân tasarımı, ürün tasarımı ve peyzaj projelerini dünyanın farklı noktalarında hayata geçirmek üzere birlikte çalışacağı bir ekip kurma arzusundan doğdu. Yenileme, inşa, dekorasyon ve antika parçaların edisyonlu ya da özel tasarım mobilyalarla yeniden yorumlanması, çalışmalarının öne çıkan ortak özellikleri arasında yer alıyor.

Projelerinizde; malzemelerin, dokuların, desenlerin ve renklerin iç içe geçen katmanlar halinde kullanılması dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, mekân içinde güçlü ve duygusal bir etkileşim yaratıyor. Duygusal atmosferler oluştururken sürecinize neler rehberlik ediyor?

 Bunun tek bir formülü yok ama malzemelere karşı derin bir sevgim var. Bizi çevreleyen her şeyin— dokunduğumuz yüzeylerin, duyduğumuz seslerin, kumaşların, ahşabın—deneyimimizi tanımladığına inanıyorum. Bir mekâna adım attığınız anda zemine basışınız, etrafınızdaki yüzeyler ve dokular, hepsi birlikte ruh halinizi şekillendirir. Duyularımızdan giderek daha fazla koptuğumuz bir çağda yaşıyoruz. Sürekli telefonlarımızdayız ve çoğu zaman fiziksel dünyayla temasımızı kaybediyoruz. Sanırım bunun farkındalığı içsel olarak bende var ve bu da mekânın duygusal etkisine karşı daha hassas olmama yol açıyor. Her zaman şu soruyu soruyorum: Hangi duyguyu uyandırmak istiyorum? Sıcak bir karşılama mı, yoksa daha steril bir atmosfer mi? Seçtiğim malzemeler bu duygunun dilini yaratıyor.

 Mesleğimizin toplum için de önemli bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum. Kullanıcıların yeniden kendilerine dönebilmelerine yardımcı olmak gibi bir görevimiz var. Kariyerinizde ve hayatınızda, olumlu anlamda bir dönüm noktası olarak gördüğünüz an neydi?

 Bence her projedeki asıl dönüm noktası, kurduğunuz insan ilişkileridir. Bu da iş birliği yaptığınız kişilerle çok ilgili. Her şeye “evet” diyen müşterilere sahip olmak kulağa ideal gelebilir—ve bugün bu özgürlüğü sağlayacak güveni kazanmış olsam da—ben aslında iş birliği sürecini seviyorum. Gerçek bir bağ oluştuğunda, yani tabiri caizse “iyi bir enerji” yakalandığında, ortaya çıkacak sonucun özel olacağını anlıyorsunuz. Bu konuda şunu öğrendim: Müşterilerinizi dikkatle seçmelisiniz. Siz herkes için doğru kişi değilsiniz, herkes de sizin için doğru kişi değildir. Bir projeyi aldığımda, iki yıl boyunca adeta bir evlilik yaşanıyor ve bu iki yılın gerçekten harika, olağanüstü olması gerekir. Dönüm noktası ya da öğrendiklerime gelince… Açıkçası, hiçbir zaman yeterince öğrenmiş hissetmiyorum. Her proje benim için yeni bir ders.

Tüm bu deneyim ve öğretilerle, genç kadın tasarımcılara ne tavsiye edersiniz?

Bir tavsiye vermem gerekirse; kadınsı sezginizi ve duyarlılığınızı asla kaybetmeyin… Bu çok değerli bir şey ve bu işi yaparken sabahları sevgiyle uyanmıyorsanız, o zaman belki başka şeyler denemelisiniz. Ama gerçekten seviyorsanız ve vazgeçmezseniz, sonunda mutluluğa ulaşıyorsunuz.

 COUTURE HISSI

Pascale Heuberger’in Zürih ve Gstaad’a uzanan kökleri; çağdaş şehir estetiği ile dağ yaşamının sıcak ve samimi atmosferini ustalıkla bir araya getiriyor. New York’ta aldığı tasarım eğitimi ve ardından, dünyanın en prestijli ev tekstili ve mobilya markalarından biri olan Brunschwig & Fils’de sürdürdüğü kariyer yolculuğu, globalde güncel tasarım trendlerinin nabzını tutarken, estetik duyarlılığını geliştirme imkânı verdi. 2009 yılından bugüne ise, Rougemonts Interiors olarak, projelerinde ‘couture’ etkisi yaratan, kişiselleştirilmiş dokunuşlarla seçkin bir tasarım dili ve portfolyosu oluşturuyor.

Lüks yaşamın tanımı küresel ölçekte değişiyor. Projelerinizde, tekstil kürasyonundan bir dağ evinin tavanını paslanmaz malzemeyle kaplamaya uzanan seçimlerinizle güçlü bir “couture” hissi yarattığınızı görüyoruz. Rougemont Interiors olarak geliştirdiğiniz bu özgün tasarım yaklaşımınızla sohbetimize başlayalım…

 Bizim için her proje, stüdyonun dayattığı bir imzadan ziyade, müşteriye verilen özgün bir yanıt olarak tasarlanıyor. Müşterilerimizin kim olduğunu; nereden geldiklerini, nasıl yaşadıklarını, nelerden etkilendiklerini anlamak için onlarla çok yakından çalışıyoruz. Örneğin bazıları rengi seviyor, bazıları yalınlığı tercih ediyor, bazıları abartılı, bazıları ise ölçülü. Sürecimizin güçlü bir psikolojik boyutu var. Malzeme kullanımı da çalışmalarımızın merkezinde yer alıyor. Ahşap, taş, bronz, keten, kaşmir, yün gibi neredeyse sadece doğal malzemelere odaklanıyoruz. Bu malzemeler, projelerimizi tanımlıyor ve sentetik alternatiflerin asla sağlayamayacağı o özgünlük hissini kendiliğinden yaratıyor.

Özellikle Gstaad’daki çalışmalarınızda çağdaş Alp yaşamıyla özdeşleştiğinizi gözlemliyoruz. Dağ evi yaşamı ve kullanıcı beklentileri yıllar içinde nasıl gelişti?

Son 15 yıldaki değişim gerçekten çok çarpıcı. Eskiden chalet (dağ evi) iç mekânları oldukça gelenekseldi; geyik başları, kalp motifleri, ağır kumaşlar… O dönem için anlamlı olan bu estetik, bugün yerini çok daha açık ve özgür bir anlayışa bıraktı. Artık dağ evi yaşamı birden fazla stilin bir arada var olmasına izin veriyor. Birçok müşteri dağ evlerinde yıl boyunca yaşıyor, bu da doğal olarak ihtiyaçlarını değiştiriyor. Ahşabı hâlâ seviyorlar, ancak daha hafif, daha rafine formlarda; çoğu zaman çağdaş ya da beklenmedik unsurlarla birlikte kullanmayı tercih ediyorlar.

Bu dosyanın odağı, kadın tasarımcıların kariyerlerindeki dönüm noktaları. Sizin yolculuğunuzda belirleyici bir an var mı?

Birkaç önemli eşik vardı ama büyümemiz daha çok kademeli olarak gelişti; tek bir kırılma anı yaşamadık. Bu süreçte yine de bir proje özellikle öne çıkıyor; Gstaad’da büyük bir dağ evi tasarlıyorduk. Müşteri bana proje için özgürlük tanımıştı; süreç boyunca neredeyse hiçbir geri bildirim yoktu, dolayısıyla risk almak kaçınılmazdı. Müşterimize projeyi teslim ettiğimizde, bize sadece “Şapka çıkarıyorum,” dedi. O an bana müthiş bir özgüven vermişti. İç mimarlık, görünmeyen birçok katmandan oluşuyor: planlama, koordinasyon, duygusal zekâ, zanaatkârlar, mimarlar, tedarikçiler ve müşterilerle kurulan iletişim vb. Bu noktada, empati ve sezgi gibi “feminen” bir duyarlılığın gerçek bir fark yaratabildiğine inanıyorum.

 

DOKUNSAL MEKÂNLAR

  Mimar ve tasarımcı Sophie Dries, mezun olduğu ENSA Paris-Malaquais ve Helsinki’deki Aalto Üniversitesi’nin yanı sıra L’École du Louvre’dan Çağdaş Sanat eğitimi aldı. Jean Nouvel, Pierre Yovanovitch ve Christian Liaigre gibi prestijli mimarlık ve tasarım ofislerinde çalıştıktan sonra, 2014 yılında Paris’te kendi stüdyosunu kurdu. 2017’de Milano’da açtığı ikinci adresiyle birlikte Dries; her karşılaşmanın kendine özgü karakterinden beslenen, kullanıcılarının kimliğini yansıtan özel konutlar, oteller, lüks butik mağazalar ve sergi mekânları tasarlıyor.

Mobilier National’daki son serginizle sohbetimize başlayalım isterseniz; 1925 Paris Sergisi’nin 100. yılını kutlayan bu proje, Fransız savoir-faire geleneğinin güçlü bir yansımasıydı. Octa Bar ile, insanların bir araya geldiği, yaşayan bir mekân kurguladınız. Bu yaklaşımın ardındaki fikir ve ilham neydi?

  Octa Bar’da yalnızca objeler sergilemek istemedim. Burası bir fuar standı değil; yaşayan, nefes alan bir mekân olmalıydı. Mekânın ritüeline derinlemesine odaklandım; kimya, simya ve dokulara olan ilgim burada yol gösterici oldu. Hasır kakma tekniğiyle kutular ürettik, pas ve bronz karışımı üzerine çalıştık. Aynı zamanda Baccarat ile iş birliği yaparak, kristalin özgün biçimde dönüştürüldüğü viski bardağı ve buz kovası prototipleri sergiledik. Bu kapsamda geliştirdiğimiz sofra takımı 2027’de sunulacak. Geçmiş ile bugünü bağlamak adına, 1925’te sergilenen Christofle x Baccarat tarihi parçalarını da mekâna yerleştirdik. Bu şekilde zanaatkârların mirasını kutlarken, aynı tekniklerin bugün ne kadar çağdaş sonuçlar verebileceğini göstermek istedim

Bu yaklaşım bize Luis Barragán’ı hatırlatıyor. Modernizmi ve Le Corbusier’den öğrendiklerini Meksika’ya taşıyıp, renk ve malzemeler aracılığıyla ona güçlü bir ruh kazandırmıştı. Sizin projelerinizde de benzer bir duygu hissediliyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

 “Reçetem”, zanaatla çalışmak ve dokunma hissini davet eden yoğun dokulu malzemelere odaklanmak olabilir. Dijital deneyimlerin her yerde olduğu günümüz dünyasında, bedenlerimizle olan fiziksel bağlantımızı giderek kaybediyoruz. Ekranda neredeyse her şeyi yapabiliyor olsak da, bu dijital doygunluk nedeniyle insanlar somut ve duyusal deneyimlere daha çok yönelmeye başladı. Benim mesleğimde gerçek şu: İnsanlar hâlâ bir yatağa, bir koltuğa, bir masaya ve bir tabağa ihtiyaç duyuyor; aynı zamanda duyguya da ihtiyaç duyuyorlar.

Fotoğraflar:

BENOIT LINERO (İÇ MEKÂN) – CHARLOTTE ABBEYS (PORTRE)

MAX ZAMBELLI

MELANIE UHKÖTTER

CHRISTOPHE COËNON – NOAM LEVINGER