Sanat, artık yalnızca galerilerde ya da müzelerde karşılaştığımız bir deneyim değil; yaşadığımız mekanlardan gündelik alışkanlıklarımıza kadar hayatın pek çok alanına dokunuyor. Peki estetik anlayışımız bu dönüşümden nasıl etkileniyor? Sanatla yaşamak ne anlama geliyor?
Sanat danışmanı Banu Seyhan ile çağdaş sanatın bugünkü konumunu, değişen beğeni kültürünü ve sanatın gündelik yaşamımıza kattıklarını konuştuk.
Son yıllarda sanatın gündelik hayatın içine daha fazla girdiğini görüyoruz. Sizce bu değişimin arkasındaki en önemli neden ne? İnsanların sanatla kurduğu ilişki nasıl dönüşüyor?
Sanatı o soğuk, steril “beyaz küplerden” çıkarıp hayatın merkezine alma arzusu aslında çok içgüdüsel bir uyanış. İnsanlar artık evlerini sadece barındıkları bir alan değil, kendi kimliklerinin, ruh hallerinin ve dünyayı algılayış biçimlerinin bir manifestosu olarak görüyorlar. Bir sanat danışmanı olarak sahadaki en net gözlemim; koleksiyonerlerin artık eserlerle aralarındaki o ‘izleyici’ mesafesini kaldırmak istemesi. Bir resmi sadece duvara asıp geçmek istemiyorlar; o estetikle aynı havayı solumak, o organik deneyimin içinde yaşamak ve kendi sanat tarihleri, hikayelerini oluşturmak istiyorlar.
“İyi zevk” sizce öğrenilebilen bir şey mi, yoksa zamanla gelişen kişisel bir bakış mı? Estetik bakış açısını besleyen en önemli unsurlar neler?
“İyi zevk”, dışarıdan dikte edilen değişmez ve katı bir kurallar silsilesi değil asla da olmamalı; aksine yaşayan, izleyerek ve okuyarak rafineleşen, fazlasıyla sezgisel bir kas aslında. Ve bana kalırsa en çok da cesaretle besleniyor. Birileri için ‘uyumsuz’ ya da ‘fazla iddialı’ sayılabilecek eşleşmeler, mekanı yaşayan kişinin iç dünyasıyla sahici ve organik bir bağ kurduğunda ortaya çok güçlü, kusursuz bir armoni çıkarıyor. Estetik bakışı besleyen en temel unsur, popüler trendlerin o güvenli sularından çıkabilmek. Gözü sürekli farklı disiplinlerle ve yeni sanat pratikleriyle eğitmek; ama günün sonunda dışarıdaki gürültüyü kısıp, estetik tercihleri tamamen o özgün ve bağımsız içsesinize bırakabilmek.
Yapay zekâdan dijital üretimlere kadar pek çok yeni ifade biçimi sanat dünyasını dönüştürüyor. Siz bu değişimi nasıl okuyorsunuz? Sizce özgünlük kavramı yeniden tanımlanıyor mu?
Dijital üretimlere defansif ya da romantik bir muhafazakarlıkla yaklaşmaya pek gerek yok aslında. Sanat tarihinde araçlar her dönem değişti; dün tuval ve fırçaydı, bugün ona kodlar ve algoritmalar eklendi. Bu yüzden özgünlük kavramının yok olduğunu değil, eksenini genişlettiğini düşünüyorum. Çok sevdiğim estetik kuramcı Walter Benjamin’in eserler için bahsettiği o meşhur ‘aura’kavramı aklıma geliyor burda; yani biriciklik hissi, artık üretim aracının kendisinde değil, sanatçının kavramsal derdinde saklı.
Teknik olarak her şeyin saniyeler içinde kusursuzca kopyalanabildiği ve simüle edilebildiği bir çağdayız. Hal böyle olunca, bugün özgünlüğü yeniden tanımlayan şey pürüzsüz bir estetikten ziyade, işin arkasındaki ‘hikaye’ ve o zihinsel ter oluyor. Üretim pratikleri ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, sanatçının esere kattığı ruh ve izleyiciyle kurulan o hesapsız, organik bağ algoritmalara indirgenemeyecek kadar insani kalmaya devam edecek.


Bugün bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli unsur sizce nedir? Teknik ustalık, kavramsal derinlik, yarattığı duygu ya da zamanın ruhunu yakalayabilmesi… Siz hangisini daha belirleyici buluyorsunuz?
Teknik ustalık ve güçlü bir kavramsal zemin işin omurgası; onlarsız bir eserin ayakta kalması zaten pek mümkün değil, bunları bir nevi ön koşul olarak görüyorum. Ancak bir sanat danışmanı olarak benim terazimde asıl ağır basan taraf; eserin izleyicide yarattığı o sarsıcı duygu ve zamanın ruhuyla kurduğu sahici diyalog.
İçinde bulunduğumuz bu sonsuz hız ve görsel bombardıman çağında, bir eserin karşısına geçtiğinizde sizi bir anlığına durdurabilmesi, içinizde bir yerlere dokunup size kendi gerçeğinizi hissettirebilmesi çok nadir ve kıymetli bir durum. İşte o organik bağı kurabilen eser, değerini zaten kendi kendine tescillemiş oluyor. Eserin üretildiği dönemin kaygılarını, çelişkilerini ya da umutlarını ne kadar dürüstçe yansıtabildiği de çok kritik. Yani teknik kusursuzluk belki bir esere sadece hayranlık duymanızı sağlarevet, ama onu unutulmaz, paha biçilemez kılan şey; tam o anda size ne hissettirdiği ve eserden uzaklaştığınız zamanlarda bile durup düşündürmesi.
Son yıllarda sizi gerçekten heyecanlandıran ya da “sanatın geleceği burada” dedirten bir eğilim, üretim biçimi veya genç sanatçı kuşağı var mı?
Açıkçası son yıllarda beni en çok heyecanlandıran şey, genç kuşağın hem sanat dünyasındaki o hantal hiyerarşiyi yıkma cesareti.
Eskiden bir sanatçının ciddiye alınması için o ağır ve ulaşılmaz ‘otorite’ kapılarından geçmesi, tabiri caizse onların kalıbına girmesi şarttı. Bugünün genç sanatçıları ise o eski hiyerarşiye boyun eğmiyor. Ancak bu, aracıları tamamen hayatlarından çıkardıkları anlamına gelmiyor; aksine, sanatı ve sanatçıyı boğan o eski tip duvarları aşıp, kendi dillerinden anlayan, vizyonlarını paylaşan doğru aracılara ulaşıyorlar. Dayatılan figürlerle değil, kendilerine gerçekten entelektüel alan açan vizyoner yol arkadaşlarıyla kendi ekosistemlerini kuruyorlar.
Doğru işbirliklerinin verdiği bu muazzam özgürlük, üretim pratiklerine de çok tazeleyici bir şekilde yansıyor. Piyasaya yaranmak zorunda hissetmedikleri için devasa, gösterişli ve kutsallaştırılmış materyallerin peşinde koşmuyorlar. Tam tersine; sanatın o ulaşılmaz podyumundan inip, toplumun belki de hiç değer atfetmediği, kenara atılmış, kusurlu ya da fazlasıyla gündelik nesnelere yepyeni, sarsıcı bir ruh üflüyorlar. Benim için “sanatın geleceği burada” dedirten şey tam olarak bu; doğru isimlerle yan yana yürüyebilen o bağımsız cesaret ve en sıradan olanın içindeki o sahici uyanış.
Eğer bugün Marie Claire Maison okurlarına sanatla daha güçlü bir bağ kurmaları için tek bir öneride bulunacak olsanız, bu ne olurdu?
Eğer tek bir öneride bulunacak olsam bu kesinlikle şu olurdu; sanatın karşısında sınava çekiliyormuş gibi hissetmeyi acilen bırakın. Bir eserin karşısına geçtiğinizde, o hepimize dayatılan ‘acaba sanatçı burada ne anlatmak istemiş, ben mi anlamıyorum?’ anksiyetesinden kurtulun. Sanatı çözülmesi gereken karmaşık bir bulmaca gibi görmek, onunla kuracağınız en sahici bağı baştan koparır. Sadece eserin karşısında durun, zihninizi susturun ve ‘bu renk, form, doku, figür (o şey her neyse) bana şu an ne hissettiriyor?’ diye sorun. David Lynch’in çok sevdiğim bir benzetmesi vardır; bir müzik parçasını dinlerken onu ‘anlamaya’ çalışmazsınız, sadece o ritme ve duyguya teslim olursunuz. Sanat da tam olarak böyledir; mantığınızla değil, sezgilerinizle dinlemeniz gerekir.